Röportaj: Kurumsal İletişim Müdürümüz Gonca Sofuoğlu

Gonca Sofuoğlu

Ford Blog olarak Kadınlar Günü’nde Kurumsal İletişim Müdürümüz Gonca Sofuoğlu ile buluştuk. Erkek egemen sektör algısını bozmayı hedef edinmiş Ford Otosan’da kadın olmak üzerine, kadınlıkla gelen birçok sıfat üzerine, Türkiye’de ve dünyada kadın olmak üzerine; kısacası kadın olmak üzerine güzel bir sohbet gerçekleştirdik. Buyurun, siz de sohbetimize katılın…

Merhaba Gonca Hanım, 25 yıldır Ford Otosan bünyesindesiniz. Sizin için bir anlamda Ford Otosan vizyonunun sesi diyebilir miyiz?

Aslında hiç öyle düşünmedim, ama bir bakıma doğru olabilir. Söylenmesi gereken pek çok şey oluyor ve sanırım bunları bizim birimimiz seslendiriyor. Vizyon konusunu çok heyecan verici buluyorum. 1994 yılından bu yana bu şirketin büyümesine tanık oldum. Şimdi de geleceğini çizen, onun için uğraşan ekipte görev alıyor olmak çok güzel bir duygu. Heyecanlı tarafı da olasılıkların çeşitliliği; vizyonumuz bize çok geniş bir oyun alanı sunuyor, bu geniş dünyayı şirket kültürümüze çok uygun buluyorum.

Ford Otosan yıllardır kadın-erkek eşitliği mücadelesinde aktif olarak yer alan bir kurum. Bu mücadeledeki rolünüzü sorsak?

Biraz geriden almam lazım, ama şirketimde yerimi tanımlamak için önce kendi yerimi tanımlamam gerekiyor. Zira “farkındalık” en önemli şey bence. Kadın-erkek eşitliği konusunda ilk seminerimi hiç unutmuyorum, çünkü tabiri caizse aydınlandığım an olmuştu. Ben kadın gücü etkin bir ailede büyüdüm. Özgürlüğüne düşkün, kendine laf ettirmeyen, fikri olan ve pek de çekimser bir tip olmadığım için etrafımı, olayları bu bakış açısıyla incelememiştim. Her şeyin kendi seçimim olduğunu düşünüyordum. Ama aslında hiç de öyle değilmiş. Katıldığım bir pazarlama zirvesinde, herhalde 1998 senesiydi, ismini hatırlamıyorum ama kadın hakları konusunda çalışan İngiliz bir aktivist kadının konuşmasını seyretmiştik. Sunumu yapan kişi konuşmasını Mandela’nın “Kadınlar bütün baskı ve zulüm zincirlerinden kurtulmadıkça özgürlükten bahsedilemez,” sözü ile bitirdi. Konuşmasının içeriğinde de kendi hayatından çarpıcı örnekler vardı; görünmeyen engeller, kabullenilmiş, normalleştirilmiş görev ve durumlar; kadınların kendileri için bile kullandıkları cinsiyetçi sözler ve feminist olarak yer aldığı toplumdan gördüğü baskılar… Feminist kavramının anlamını da söylemişti. O an çok utandığımı hatırlıyorum, çünkü ben de feminist kelimesini farklı anlamlarda kullanıyordum. Hoşlanmadığım tipte kadınları anlatırken, yaptıklarını abartılı bulurken veya dalga geçerken... Çok utanç verici, değil mi?

O yaşta bu kadar farkında olmamak, ön yargılı olmak beni şimdi gerçekten çok üzüyor. Bu konularla ilgili o aydınlanıştan sonra çokça ve sıkça düşünmeye başladım. “Baskı” ve “zulüm” çok güçlü kelimeler; ama düşündükçe aslında kendi hayatımda bile yaşamış olduğum pek çok örnek buldum. Gözümün önünde yaşayan kadınların her birinin verdiği mücadelelere karşı daha duyarlı olmaya başladım. Şirketimin yaptığı, yapacağı her aksiyonda sadece iki cinsiyet arasındakini değil, “eşitliği” hedefine aldığı günleri görmek ve bunun için çalışıyor olmak benim için çok önemli. Bu çalışmaların tasarlanmasında, iletişiminin yapılmasında ve yaygınlaştırılmasında gönlümle, aklımla ve vicdanımla görev alıyorum. Bu ilerlemeyi görmek, biraz bile olsa katkıda bulunmak muhteşem bir ayrıcalık.

Ford Otosan’da geçirdiğiniz 25 yıl boyunca farklı ülkeler, farklı şehirler gezip farklı kadınlar ve farklı hayatlar ile karşılaşmışsınızdır. Türkiye’de kadın olmak, İstanbul’da kadın olmak ne demek?

İyisiyle, kötüsüyle değerlendirebilir misiniz? İstanbul’da kadın olmak aslında biraz daha detaylandırılması gereken bir soru. İstanbul’da bekâr bir kadın olmak veya evli bir kadın olmak. Bırakın kadın-erkek eşitliğini, kadın kendi cinsi içinde bile farklı algılanıyor…

Türkiye’de dünyada olmayan bir durum var. Bacı, yenge, abla sıfatları... Elbette bu hitap biçimlerini gerçekten samimi duygularla ifade eden insanlar da var ama sorulması gereken tanımadığınız bir kadına neden “abla” deme gereğinin duyulması. Öğrenilmiş bir hareket, yani çoğu insan anlamını sorgulamıyor. Ama bu, kadını meta olarak görmenin en basit kanıtlarından biri. Bunun, kadınları “cinsel” içerikli birer varlık olarak görmek ve başka herhangi bir özelliği ile tanımaya çalışmadan etiketlemek olduğunu anlamıyor çoğu insan… Elbette biri bana “abla” dediğinde kızmıyorum, ama vaktim varsa neden dememesi gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Eskiden yapamazdım... Zira bunu yapabilmek için de hangi noktada olduğunuz çok önemli... Ben bir süre önce “bacı” ve “abla” konumundan “teyze” konumuna geldim. O zaman daha da rahatlıyorsunuz, sizi anlamaya çalışanlar oluyor... Ama bu derecelendirmede en güvenli mertebe “anne”, onu da söylemem lazım.

Soruya dönecek olursam, uzun bir süre pazarlama bölümünde çalıştım. Bayilerimizin çoğu aile şirketleri. Erkek yoğun bir kitle… Çoğunun eşleri ile tanışıyorum, bazılarından önemli hayat dersleri de almışımdır. Anadolu çok güzel bir toprak; suyundan mı, havasından mı bilmiyorum ya da belki de mayasından demek daha doğru... Ataerkil bir düzende kadınların varlıklarından söz etmek çok zor ve bazı haklar ancak yaş veya statü ile geliyor; ama saygı, kültür içine o kadar işlemiş ki bir şekilde kadınlar kişilikleri ile var olabiliyorlar. Anadolu kadını çok güçlü; bizlere, “büyük şehirli okumuş” kadınlara göre çok daha güçlüler. Hikâyeleri çok daha anlamlı ve derin… Dinlemesini bilirsen her biri birer varoluş, mücadele örneği. Cehaletten sadece “okumuş” olmakla kurtulamayacağının en önemli örneklerini buralarda gördüm.

Avrupa veya dünya olarak baktığımızda oradaki kadınların da sorunları da benzer aslında. Eşitsizlik için global bir sorun diyebiliriz. Tabii ki birbirleriyle kıyaslandığında zaman içinde dalgalanmalar, farklılaşmalar görülecektir, sorun başlıkları değişik olabilir. Ama bence temel sorun eşitlik anlamında baktığında her yerde aynı; yani Avrupa’da kadın olmakla Anadolu’nun bir köyünde kadın olmak arasında kavramsal anlamda bir fark yok. Farklı yaşamlar, farklı zorluklar, farklı coğrafyalar. Beklentiler de farklı. Ama baktığınızda işin özünde aynı mücadele var. Kadın olmak çok zor, erkek olmanın da zorlukları vardır eminim. Şaka bir yana en zoru insan olmayı başarmak. İyisiyle, kötüsüyle insan olabilmeyi konuşmak lazım.

Peki, aynı soruyu Ford Otosan bağlamında sorsak? Dün, bugün, yarın olarak değerlendirirseniz?

Şirketin dününe hakimim… Bu aslında algıların değişmesi ve bir konunun önceliklendirilmesiyle ilgili bir şey. Bu şirkete 1994 senesinde girdim; ilk 15 yıl içerisinde böyle bir ihtiyaç tanımlaması yoktu şirket içerisinde, çünkü kadınların beklentilerinin artması, bilinçlenmeleri, farkındalık sahibi olmaları lazımdı ki bir süreç başlasın. Talebin olması gerek. Ford Otosan her türlü sosyal konuda, hele ki bu kadar net ifade edilen bir konuda asla tepkisiz kalmıyor. Eşitlik anlamında bir şirketin alabileceği en güzel aksiyon nedir? Rakamlardır. İnsanların yaptıkları işe göre bedelinin sabitlenmesidir, değil mi? Bu şirket bunu herkesten çok daha önce yaptı.

Son beş senedir eşitlik anlamında daha baskın konuşuyoruz. Ama artık kadın-erkek eşitliği, din, dil, ırk, cinsel tercihler, cinsiyet seçimi olarak değil; insan olarak eşitlikten daha çok bahseder olduk. Bugünden yarına baktığım zaman da şu an bizim ekibimizle konuştuğumuz konular, aldığımız eşitlik skorunu nasıl global boyutlara taşıyabiliriz sorusu ile doğru orantıda. Ve bu, eşitliği bir bütün olarak ele aldığımız şekliyle değerlendiriliyor. Biz şu an yolun başındayız, ama çok doğru bir yoldayız. Hedefimize gidecek bu yol çok güzel çizildi. Ortak kültürümüz “Dinamik Denge” de bu bağlamda tüm aksiyonlarımızı, iletişimimizi destekleyen ve süreci kolaylaştıran çok önemli bir inisiyatif.

Kadın olmak Gonca Sofuoğlu için ne demek?

Değişken. Yani şöyle söyleyebilirim; kadın olmak benim için, biraz klişe olacak ama, bir ayrıcalık. Bu aslında çok zor bir soru. Bu soruyu tüm kadınların bir durup kendileri için düşünmeleri gerekir bence. O kadar değişken ki. 18 yaşında kadın olma algısıyla, sonra sonra yaşadığınız ve gördüğünüz deneyimlerden sonra hissettiğiniz kadın olma algısı arasında bile çok fark var. Değişken derken bundan bahsediyorum. Ama en önemlisi üst mantıkta kadınlığın yaşamın devamıyla ilgili bir kavram olduğunu anlamak. Doğurganlık konusu kadını diğer tüm cinslerden ayırıyor. Mitolojiye, eski tarihlere baktığında kadını nasıl korumaya aldıklarını, nasıl değer verdiklerini görüyorsun. Dolayısıyla orada, kadın olmak konusunda çok büyük bir ayrıcalık var. Kesinlikle hayattaki tek amaç doğurmaktır gibi bir şey söylemek istemiyorum, ama doğurgan olmanın doğal düzen içerisinde büyük bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum. Bu ayrıcalığı kullandığında hayatı devam ettiriyorsun, yaşam döngüsüne katkıda bulunuyorsun. Bu, bence büyük bir sorumluluk. Ben kendi kadınlık algımda bu sorumluluğu görüyorum. Ve doğurduğum iki çocuk ile birlikte hayatın döngüsüne katkıda bulunduğumu düşünüyorum.

Kadın-erkek eşitliği konusunu konuştuk, ama bazen kadın kadını eşit görmüyor. Hiç böyle bir durum yaşadınız mı?

Tabii ki. Aslında hepimiz her gün yaşıyoruz. Hiç sevmediğim ve doğru da bulmadığım bir laf var: “Kadın, kadının kurdudur.” Bu her ne kadar benim sevmediğim ve kabul etmediğim bir söz olsa da her atasözünün, her deyimin bir doğruluk payı var. Çok basit bir örnek vermek istiyorum. Kayınvalide sendromu… Gelin olarak geldiği evde kendi çektiklerinden sonra ilerleyen yıllarda gelinine iki şekilde davranabilir: Ya yaşadıklarını içselleştirerek güçlendirici bir şekilde ya da “ben çektim, o da çeksin” diye aynı baskıyı uygulamayı kendine hak görerek. Genelde ikinci seçenek işliyor. Çünkü birinciyi seçebilmek için onun da aydınlanması, belli bir farkındalık seviyesinde olması gerekiyor. Yaşadıklarını “bu böyle olmamalı” diye değerlendirebilmesi gerekiyor.

İş hayatında da benzer durum söz konusu. İnsan karakterini, davranışlarını belirleyen en önemli unsur yaşanmışlıklar ve deneyimlerdir. Ne yaşadıysan onu yansıtırsın. Tabii ki bunu farklı şekilde ele alıp kendini eğitebilir, telkin edebilir, yanlış olduğunun farkına vardığında doğrusuyla değiştirebilirsin. Ama zor bir süreç…

İş hayatında kadınlar kadınları hedef olarak görüyorlar, ama bu da bilinçlendikçe giderek azalacak bir konu. Altta çalışan mantık “ben zaten erkeğin önüne çıkamam”, o cam tavan dediğimiz olgu, “ben iyisi mi kadını ezeyim geçeyim” mantığı. Ama siz eşitlik ortamını sağladıkça, iş ortamındaki insanlara cinsiyetlerinden bağımsız eşit fırsatlara gidebileceklerini söyledikçe bu olgu bertaraf olacaktır. Ben iş anlamında böyle bir şey yaşamadım ve yaşatmadım. Ekibime de sormak lazım aslında.

Ütopik bir hayal mi, kadın-erkek eşitliği?

Ütopik olması değerini azaltmıyor. Atılan her adım esasında hepimizi daha iyi bir geleceğe taşıyor. Bu anlamda atılan her bir adım belli bir amaca hizmet ediyor. Burada asıl olay ileriye bakmak. Yanlış giden bir şey mutlaka bir şekilde geçerliliğini yitiriyor ve daha doğrusuna eviriliyor. Bazı insanlar eşitsizlik sebebiyle acı çekiyorlar ve bu durumu düzeltmeye çalışıyorlar; tam anlamıyla düzelmese bile bir dengeye doğru gittiğini görüyoruz. Ütopya derken ondan bahsediyorum. Kadın-erkek eşitliğine ulaşılsa da başka bir eşitsizlikten konuşuyor olacağız. İnsanın doğasında olan bir durum bu. Ve yine doğayı referans almak lazım. Doğada bir denge vardır. Bu noktada kadın-erkek eşitliğinde de doğalını, doğanın bizde olmasını istediği eşitlik noktasını bulmamız lazım. İş hayatında, evlilik hayatında, sosyal haklar anlamında, eğitimde, insan bağlamında eşit olmalıyız. Sadece cinsiyetimizi kadın ve erkek olarak belirlemeliyiz; diğer konularda insan olarak ele alınmalıyız. İnsan olarak hakkım var, insan olarak rolüm var diyebilmeliyiz.

Bir gazete çıkardınız… Bir sabah uyandığınızda, haberlere bakayım dediğinizde böyle bir gazete ile karşılaşsanız nasıl olurdu diye sordunuz. Aslında hepimizin arzuladığı aydınlanma anını yaşattınız hepimize. Peki, aynı soruyu biz size sorsak? Bir sabah uyandığınızda tüm bu mücadele bitmiş, kadın-erkek üzerine değil, insan olmak üzerine inşa edilmiş bir dünyaya gözlerinizi açtığınızı fark etseniz?

En zor soru bu galiba… Ne yaparım? Yapmam gereken şey neyse, tüm sürtünmelerden arınmış bir şekilde, en verimli halimle onu yaparım. İnsanlar ekonomik boyuttan hareket ediyorlar, düzen böyle. Ama günümüzde haklar, eşitlik mücadelesi gibi konular için kafa yoruyoruz, mesai harcıyoruz ve asıl odaklanmamız gereken birçok konuya tam anlamıyla eğilemiyoruz. Bazen yaşanan eşitsizlikler motivasyonumuzu ve verimimizi düşürüyor… Baktığınızda kadını ekonomiye katmak, büyümek demek; kadın istihdamı, devletin refah seviyesinin yükselmesi demek… Biz eğer bu gazetedeki haberleri doğru hale getirebilirsek o zaman herkes yapması gereken işle uğraşacak… Sürtünmesiz ortamı yaratabildiğimiz an ortaya çok daha güzel bir dünya çıkacaktır. Herkes birey olarak varoluş sebebini yerine getirebilecektir böyle bir dünyada.

Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederiz Gonca Hanım. Dünya üzerinde insanca yaşamak için insanı kadın-erkek diye ayırmayan zihinlerin çoğalması dileğiyle.

Evet, bizim de çabamız aynen o yönde. Ben de teşekkür ederim.

  • Yorumlar

Bu yazıya ilk yorumu sen yap.